
Bir ülkenin öğretmenlerin emeğine karşılık verdiği değeri, maaş bordrolarında yazan rakamların büyüklüğüyle değil; o maaşla eve kaç poşet alışveriş götürülebildiğiyle ölçülür. Bugün bordrolardaki rakamlar yükseliyor, ancak mutfaktaki market arabaları her geçen gün biraz daha küçülüyor. Rakamlar büyürken, hayatlarımız hızla daralıyor.
Gerçekler ise tablolarda tüm çıplaklığıyla ortada: 2021 ile 2026 yılları arasında göreve yeni başlayan bir öğretmenin maaşı yaklaşık 11,87 kat artış gösterdi. İlk bakışta bu artış umut verici görünebilir. Ancak aynı dönemde kıvırcık marul dahi tam 13 kat pahalandı.
Sadece bir kıvırcık marulun bile 12,22 kat değer kazandığı bir ekonomik tabloda, öğretmenin maaşı marulun artış hızına dahi yetişemedi. Diğer temel ihtiyaçlarımızdaki fahiş yükseliş ise çok daha vahim:
Kuru soğan: 27,67 kat
Patates: 20,69 kat
Havuç: 19,86 kat
Temel gıda ürünlerindeki ortalama artış oranı %1911, yani 20 katın üzerindeyken, memura "enflasyona ezdirmeyeceğiz" sözü verilerek düşük zamlar reva görülüyor. Oysa mesele maaşın kaç lira olduğu değil, o maaşın satın alma gücüdür. Eskiden bir maaşla dolan market arabası bugün yarıda kalıyorsa, orada sadece ekonomik bir sorun yoktur; orada emeğin değeri, eğitimcinin onuru eriyordur.
Enflasyon yalnızca etiketleri değiştirmez; insanların umutlarını küçültür, gelecek planlarını erteler ve en acısı da çocukların beslenme çantasından eksiltir. İnsanlar yoksullaştıklarını TÜİK tablolarına bakarak değil, kasada ürün bırakmak zorunda kaldıklarında anlarlar.
Bizler sadece daha büyük rakamlar istemiyoruz. Bizler, emeğin yeniden gerçek değerini kazandığı bir düzen istiyoruz. Çünkü güçlü ekonomi; maaşların yüksek göründüğü değil, insanların kazandıklarıyla insanca yaşayabildiği ekonomidir. Artık memur enflasyonun karşısında ezilmek istemiyor,sözlerin havada kalmasını istemiyor.
Unutmayalım: Aynı maaşla her geçen gün daha az ürün alabiliyorsak, gerçekte büyüyen maaşlar değil; yoksulluğumuzdur.
Artık bu gidişata dur denilmeli!